Kelimeler


 

 

KELİMELER HAKKINDA
Bebeklik günlerinizi hatırlayın. Ya da ben hatırlatayım:

Etrafınızda dönen bir ses yumağı. Sizin için hiçbir anlamı yok. O yüzden de yekpare, yani tek parça.

aa

Birini diğerinden ayıramadığınız, bir anlam veremediğiniz sesler. Sonra dinledikçe bazıları diğerlerinden ayrılıyor bu seslerin. Su, mama, anne, baba. Neden önce bunlar? Çünkü en çok bunları duyuyorsunuz. Çünkü en çok bunlara ihtiyacınız var. Sonra bu seslerin, etrafınızda bulunanlarla, gerçek dünyayla bağlantısını çözüyorsunuz. “Su” sesini her duyduğunuzda birilerinin o şeffaf sıvıya yöneldiğini, onu bir kaptan diğerine boşalttığını ya da içtiğini görüyorsunuz. Ve artık her “su” dendiğinde işte o berrak sıvı geliyor aklınıza. Sonra bu sıvıya ihtiyacınız olduğunu hissediyorsunuz. Ve ona ulaşmanın yolunun “su” kelimesini söylemek olduğunu… Ve “su” diyorsunuz. Ama diyemiyorsunuz. “bu” diyorsunuz. “bbbuu” diyorsunuz. Etrafınızdakiler gülüyor size. Ama siz gücenmiyorsunuz, kompleks yapmıyorsunuz, küsmüyorsunuz. Tekrar deniyorsunuz. (www.bebekce.gen.tr) “buu”, “bruu”, “şuuu”, “şuu”. İşte oldu. Hayır, onlar gibi söyleyemiyorsunuz; ağzınızı dilinizi ne kadar zorlasanız da “şuuu”dan öteye geçemiyorsunuz. Kendinize kızıyorsunuz (bunu gerçekten hatırlıyorum. Hakikaten kendimi zorlardım ama olmazdı). Ama siz “şuuu” da deseniz istediğiniz size geliyor, getiriliyor. Amacınıza ulaşmanın hazzıyla ve cesaretiyle devam ediyorsunuz öğrenmeye. Size su “ver”diklerini keşfediyorsunuz sonra. “VER” Sonra su “al”dığınızı. “AL”. Size su verenin “anne” olduğunu, suyu “çocuk”a yani size “ver”diğini. “çocuk” dendiğinde ya da adınız söylendiğinde bütün gözlerin size döndüğünü. “anne” dendiğinde annenize, “baba” dendiğinde babanıza bakıldığını. İşte bu şekilde sesler yavaş yavaş ayrılıyor birbirinden, yumak çözülüyor. Ve siz deneme yanılmalarla bizzat kendiniz giriyorsunuz o sesler dünyasına. Yanılmaktan korkmuyorsunuz. İnsanların size gülmesinden korkmuyorsunuz. “Anlaşıldı. Ben bu dili öğrenemeyeceğim” demiyorsunuz, zaten diyemezsiniz. Her gün bir adım daha ilerliyorsunuz. Yavaaaaş yavaş ama durmadan. Evet, durmadan.




Bakabileceğiniz bir sözlük, faydalanabileceğiniz bir dil bilgisi kitabı yok. İzliyorsunuz, dinliyorsunuz ve yapıyorsunuz. Olmadı, tekrar deniyorsunuz. Su istemek için “su ver” demek mi lazım, “ver su” demek mi lazım, bunu düşünmüyorsunuz. Etrafınızdakilerin “su ver” dediğini gözlemliyorsunuz ve siz de aynısını söylüyorsunuz. Bu kadar basit. “Efendim neden ‘ver su’ demiyoruz” demiyorsunuz. Herkes “su ver” diyor, demek ki doğrusu budur.

Herkesin ve her şeyin bir ismi olduğunu keşfediyorsunuz. Şu başımı koyup uyuduğum şey, yastık; şu içine su koydukları kap, bardak; şu benim her şeyimle ilgilenen ve bana hep gülen insan, anne; şu iri yarı ve kalın sesli ama şefkatli adam, baba; şu ne işe yaradığını bir türlü çözemediğim ama sık sık bizim evde gördüğüm çok konuşan kadın, filanca teyze.

Her hareketin her işin ayrı bir sesi olduğunu anlıyorsunuz. Suyu bardağa koyup size doğru uzatan anne size su “ver”iyor.  Yatağa uzanmış gözleri kapalı horul horul sesler çıkaran baba şu anda “uyu”yor.

İşte kelimelerle bu şekilde tek tek tanıştı John bebek. Onları sözlükte aramadı, dilbilgisi kitaplarına sormadı. Onları kınamadı yargılamadı, oldukları gibi kabul etti. Kullanıldıkları yerleri ve ortamları yavaş yavaş gözlemledi. İyice tanıdı kelimeleri.

İngilizceyi ya da herhangi bir dili öğrenmenin yolu o dili kullanmaktır.